
Çocukluğumda “içiboş”lar vardı. Yuvarlak, kremalı, çıtır, beyaz renkli tatlılar. Bakkallarda, okul kantinlerinde bazen de gevrekçi arabalarında satılırdı. Küçük harçlıklarımızın bir kısmını bu “içiboş”lara ayırırdık. Baktığınız zaman dopdolu görünürler ama ısırdığınızda içinin boş olduğu ortaya çıkardı. Uzun zaman oldu, hiçbir yerde göremiyorum onlardan.
O zamanlarda tatlı niyetine, şekerleme niyetine, eğlencelik niyetine yediğimiz “içiboş”ları büyüdükçe yaşar hale gelmişiz. Hem de aynı tatlılıkta…
O kadar çok şeyi “içi boş” yaşıyoruz ki… Dışarıdan baktığımız zaman dopdolu görünen ve bize gül bahçesi vadeden çoğu şeyi… Gelip geçici tatlar, anlık duygular ve duyular, doyumsuz bir tüketim yığını içinde içi boşaltılmış hayatlar… Yap-boz oyunu gibi bir düzene ve bütüne yerleştirilmeye çalışılan, içi çalınmış hayatlar…
Bozulmuş bir şeyi yeniden yapmak için o şeyin önceden bütün halde bulunması gerektiği bilgisini ıskalayan hayatlar… Bir boşluğu doldurmak için o boşluğu belirleyen bir biçimin var olması gibi… Biçimsiz hayatlar ve onların olmayan boşlukları…
Ben de bugünlerde özünde var olmayan boşluklarımdan birini biçimsiz bir sevi ile doldurmaya çalışıyorum.
Haber görünümlü dedikodu bozması magazin sayfalarındaki gibi…
Neden mi? Koskocaman biçimsiz boşluklardan ve boş vakitlerimden…
Ve herkese dopdolu bir hayat yaşamalarını diliyorum.

13 Ağustos 2010


UYDUR KAYDIR ŞEYLERLE İÇİNİ DOLDURACAKSAN, BIRAK BOŞ KALSIN DAHA İYİ…