“Bir küçük dere ‘Gali Çayı’ vardı”

Bazen, hiç ummadığımız küçük olaylar neler hatırlatır insana. İnternet üzerinden radyo kanalları arasında dolaşırken Birdsong Radio isimli kanalı merak edip açtım. İnanılmaz bir kanal. Ara vermeden değişik türlerde kuş sesleri ile, tüm gün yayın yapıyor. Buradaki kuş sesleri beni taa… çocukluğuma kadar götürdü. O kasabadan bazı anılarımı istiyorum.

galicayiKüçük bir kasabaydı burası. Oturanlar ve çevre köylerde asıl ismi ile söylenmez, Kasaba diye bilinirdi. Ormanlık bir yer değildi. Yayla olmasına rağmen orman yönünden fakirdi. Etrafta sadece çalılıklar, otlar ve birkaç akasya ağacı ile dere kenarında dizilmiş uzunlu kısalı söğüt ağaçları vardı. Etrafı dağlarla çevrili çok geniş olmayan, düz bir ova düşünün. (Anadoluda, söğüt ağacı görürseniz, orada bir su kaynağı veya yakınlarında bir yerleşim birimi mutlaka vardır. Söğüt bu yüzden ülkemiz için önemlidir.) Bir de dere kenarındaki bahçelerde tek tük iğde, kayısı , ahlat, alıç, böğürtlen ; en çok da vişne ve dombay eriği (bu erikler geç olgunlaşır ve rengi buğulu bir laciverttir, çokta iri olurlar , bu nedenle böyle isimlendirimiştir) ağacı bulunurdu.

Sadece yaz mevsimlerinde, okullar tatil olunca, birkaç haftalığına kasabamıza giderdik. Rakımı yüksek bir yaylaydı. Civar ilçelere göre daha serin olurdu. Orada tek eğlencemiz, akraba ziyaretleri ve arkadaşlarla
çelik-çomak, körebe, uzuneşek, demirci kömürçüye bindi; kızlar beştaş, seksek vs. oynardı.. Top bulabilirsek futbol oynamak; bulamazsak, topumuzu kendimiz yapar, çaput parçalarını siçimle sarar, bununla oynardık..
Benim en çok sevdiğim oyun, kerpiçten yapılmış, altta ve üstte birer odasının olduğu evimize; yürüyerek on dakika süren dereye gitmek, orada balık avlamaktı. Dere kenarı çok güzeldi. Dere, kıvrıla kıvrıla, bazen daralır, bazen genişler, derinleşir veya cirleşirdi (sığlaşmak, derinliği azalmak) Genellikle sadece, kış ya da ilkbaharda akardı. Üzerinde benim bildiğim ve bazıları şimdi yok olan iki tarihi köprü vardı. Bunlar göz sayıları ile isimlendirilmişti. (Göz; suların altından aktığı köprünün, ayakları arasında kalan boşluklara denir) Birisinin adı dört göz, diğerinin ise altı gözdü.

Benim balık tutmaya gittiğim yer Altıgöz köprüsünün hemen yukarısındaydı. Burada büyük söğüt ağaçları vardı. Derenin kenarı dümdüz, genişçe bir alandı. Bu alan yemyeşil çimenlerle kaplı olurdu. Bu alanın bittiği yerlerde, beyaz çiçekleri, arada bir de mor çiçekleriyle haşhaş tarlaları tepelere kadar uzanırdı. Söğüt ağaçlarının kökleri, dere kenarına kadar uzanır, toprak zeminden derenin içine sarkar, suyun akışıyla, ritmik bir şekilde sallanırlardı. Bu köklerin arasına balıklar yuva yapar, güneşle havalarda buralara toplanırlardı. Tam bunların karşısında iki küçük çayın birleştiği yerde bir meyve bahçesi bulunuyordu. Bu bahçede, vişne ağaçlarının arasındaan başını uzatmış, seyrine doyum olmaz bir salkım söğüt vardı. Söğütün dalları, rüzgarda nazlı nazlı sallanarak suya değerdi. Salkım söğüt ne güzel bir ağaçtır. Bir ağaç hem bu kadar güzel, hemde bu kadar mütevazi olamaz. Genellikle bana telli duvaklı, ama hüzünlü bir gelini hatırlatır. Sonraları Nazım Hikmet’in Salkımsöğüt şiirini okudukça hep bu ağaç, dere, çocukluk günlerim aklıma gelirdi. Söğüt, önündeki sıva ile tutturulmuş, beyaz taş duvarları aşar, dallarını nazlanarak, sakin akan suya dokunur, rüzgarın şarkısına eşlik ederek sallanır, suyu parmaklarının ucuyla okşardı.

bulutlar2Bazen çimenlere uzanır, çok yükseklerdeki söğüt dallarının arasından hızla akıp giden , garip şekilli, küme küme beyaz bulutları seyreder, bunların böyle koşarak nerelere gittiğini merak ederdim. Bu nedenle bazen bulut olur onlarla bilinmeyen diyarlara uçar, gökyüzünün derin maviliklerinde kaybolurdum. Bazen yanyana çimenlere dizilir, aramızda hangisinin neye benzediğini konuşurduk. Bak şu kediye benziyor, bak bak şu da kuşa benziyor.

Ama onlar bizden habersiz, bir bahar rüzgarının soluğuyla, bizden habersiz hayallerimiz gibi biteviye akar, akarlardı. Böyle zamanlarda yerlerde zıplayarak giden serçelerin, dallarda öten kanaryaların, biraz ötedeki tarlalardan, kargaların sesleri bize eşlik ederdi. Bu senfoniyle bilinmeyen diyarlarda, bilinmeyen yol rehberleriyle, kanatlanır , uçar bu dünyadan kopardım. Sırt üstü uzanıp yatmaktan yorulduğumda, yüzükoyun uzanır, bu sefer yerdeki başka bir alem, tadına doyum olmaz maceralar yaşatırdı. Söğüt ağaçlarından çimenlerin üzerine düşen tırtıllar, çimen ormanlarında ine çıka , yuvarlana yavarlana yürürlerdi. Bu renkahenk,ilginç şekilli kurtçukları saatlarca seyretmek ayrı bir zevkti. Bunlara saldıran sarı, iri karıncalar, alelacale koşuşturan, işçi minik siyah karıncalar, telaşla oradan oraya amaçsızca koşturuyormuş hissi veren siyah böcekleri seyrederdim. İlbahar sıcağının verdiği enerji ile tarla kenarlarında, yeşilli, grili kertenkeleler hızla kayar, kaya parçalarının arasında kaybolurlardı. Bu arada balık tutmayı unuttuğum bile olurdu. Yamaçtaki üzerliklerin beyaz , küçük, ortası sarı çiçeklerinden yükselen, yakıcı ama ferahlatıcı mistik kokusu, bize kadar gelirdi. Bizim oralarda üzerlik kutsal tarafı olan bir bitkidir. Koyu yeşil dallarında açan çiçekleri tohuma kaçınca yuvarlak kapsülleri toplanır, bez parçalarıyla birlikte ipe dizilerek duvarlara asılan panolar yapılır. Bunların asıl amacı nazardan korunmaktır. Gene dalları bir kabın içinde yakılır odalar tütsülenir ki, o eve ve yaşayanlara nazar değmesin, kötülükler uzaklaşsın.

Sonra bazen uyuyakalırdım. Bu arada balık tutan arkadaşlarım beni uyandırırlardı. Teneke kovalardaki suyun içinde irili ufaklı balıklar olurdu. Gümüş rengi pulları, onlar kıpırdadıkça güneşte inci taneleri gibi yalkırdı. Büyük bir balık tutuğumuzda hepimiz hayranlık ve biraz da kıskançlıkla balığa bakar, çığlık çığlığa sevinçden zıplardık. Böyle bir
olay senelerce aramızda konuşulurdu.

Derken akşam olmaya yüz tutar, güneş ağır ağır ufukta kaybolurken ortalığı net bir kızıllık kaplardı. Sonraları ilk aşk kapıyı çaldığında bu dere kenarına gelir, bu kızıllığı hava kararıncaya kadar seyrederdim. Sögüt ağaçları siyah birer gölgeye dönüşürken, evlerimize gitmek üzere toplanırdık. Kasabaya giden kısa tozlu yolda, araba ve kağnı izlerinin yol yol olmuş çukurlarında, tozlara bata çıka evlerimize yollanırdık.

Sonra ne oldu biliyor musunuz? O dere şimdi yok. Bilinçsiz bir kamu yöneticisinin, dereyi ıslah etme çalışmaları sonucunda, önce derenin yatağı değiştirildi. O güzelim derenin zemini, kıvrımları, cetvelle çizilmiş gibi iş makineleri ile düzleştirildi. Sonra da etrafına beton duvarlar çekildi. Dere, kendi yatağına hapsedildi, özgürlüğü elinden alındı. Üzerine birkaç yerde, birkaç metre yüksekliğinde setler yapıldı. Ondan sonraki ilkbaharlarda derenin alt kısmından gelen balıklar, yukarılara tırmanmak için çok uğraştılar, ama beceremediler. Dere kenarında ne yumurta bırakacak söğüt kökleri vardı, ne de yuva yapacakları bir kovuk… Böylece yumurta bırakmadılar. Bu ismini bilmediğim pırıl pırıl balıklar birkaç yılda tükendi , yokulup gitti.

Onlarla birlikte kurbağalar, tatlı su kaplumbağaları, bunlarla beslenen su yılanları, sudan geçimini sağlayan teyyare böcekleri, suyun üzerinde batmadan koşuşturan su böcekleri, birer birer bu dünyadan silinip gittiler. Leylekler yuva yapmaz oldu. Onların gaga şakırtıları kesildi, duyulmaz oldu. Bu hazin son, şimdi sadece anılarda, hüzünlü bir bohçada sarılı olarak hafızalarımızın bir köşesinde kaldı. Bizden sonraki nesillerin bu küçük dereyle ilgili hiç bir anıları olmayacak. Belki bir süre sonra, şimdiden kurutulmuş bu küçük dere tamamen kaybolacak. Üzerindeki yüzyıllar öncesinden kalan köprüler işlevsizlikten yıkılıp gidecek, kalsa bile çocuklar bunların ne işe yaradığını sorgulayacaklar, tarihin izlerini arayacaklar. Bulabilirlerse. Ben ve benim gibiler bu dünyadan elini eteğini çektiklerinde ise anısı bile olmayacak bu derenin. (Bu dere haritaya baktığımızda ince mavi bir çizgi olarak var.)

İnsan, köklerini kesen, vahşi bir yaratık değil mi?

Yazan: Birol Acar
Şehir: İzmir

Bunları da sevebilirsiniz:

“Çocukluğumun Yaz Akşamları”

Kısa yaz gecelerimiz vardı. Henüz 5-6 yaşlarındaydım. İki katlı ve hepsi hepsi 2 odalı bir evimiz vardı. Alt katta bir oda,üst katta bir oda. Odaya bitişik ahşaptan yapılmış, üç beş sıra, kap-kacağın konduğu raflardan ibaret bir mutfak… Duvarda paslı bir çiviye asılmış yuvarlak bir sofra. Onun ayağına katlanıp konmuş kirli bir sofra bezi.

“Kırlangıç Mevsimi”

İzmir’deyim. Evimin balkonundayım. Her tarafta insanın içini çoşkuyla dolduran bir bahar kokusu var. Gökyüzü alabildiğine berrak,masmavi. Etrafta tek tük görülen ağaçlar yeşillenmeye hazırlanıyor. İzmir’de bahar mevsimi çok kısadır. Eğer dikkat etmezseniz farkına bile varamazsınız, bir kaç günde geçer gider..

Reklamlar

6 Yanıt to ““Bir küçük dere ‘Gali Çayı’ vardı””

  1. Birol bey yazınızı yayınlatmak isterseniz iletisim@suhutanayurt.com… kaleminiz çok iyi anılarınızı Şuhutlularla paylaşmak isterseniz seviniriz.

  2. gali çayı derdik biz oraya beyefendi galiba şuhuta epeydir yolunuz düşmez olmuş iki göz köprüsü yıkılmaya yüz tutmuş ama dörtgöz köprüsü aslına sadık kalınarak restore edilmiş altıgöz ise hala dipdiri ayakta ve yanın bi ikizi yapılmış durumda hatıralarınız benide ogünlere götürdü kaleminize yüreğinize sağlık bu rarada hisar ve abdil çemeyide hatırlatmadan geçemeyeceğim baki selamlar

    • EN SON GÖRDÜGÜMDE, HİSAR ÇEŞMESİ BEYAZ MERMER HATILI VE VE İLKEL MİMARİSİ İLE AYAKTAYDI. BU TARİHİ ÇEŞMENİN SADECE KURNASINDAN SULAR AKMIYORDU. YANİ KEDERLİYDİ ARTIK. ŞİMDİ NE DURUMDA BİLMİYORUM. ABDİL ÇEŞMESİNİN KARAKALEM BİR RESMİNİ ÇALIŞMIŞTIM, O SENELER LİSELİ YILLARIMDI. ONUDA SENELERCE DOLAŞIRKEN KAYBETTİM. OLSA YAYINLARDIM. GÜZEL OLURDU. UNUTMADIM ONLARI. SALKIM SÖĞÜT KABAKÇILARIN BAHÇESİNDEYDİ. HALA VAR MI BİLMİYORUM. HER İKİ ÇEŞMENİNDE ŞİMDİ NE OLDUĞUNU BİLMİYORUM. ABDİL ÇEŞMESİ GİTTİKÇE TOPRAĞIN ALTINDA KALIYORDU TAAA O ZAMNLARDA…MA GÜMÜŞ BALIKLARI, SU YILANLARI, TEYYARE BÖCEKLERİ ÇOKTAN ÇEKİP GİTTİLER… YAYLADAKİ KUYULARDA SULAR ÇEKİLDİ, PINARLAR KURUDU. UYUZ PINARI VARMI HALA BİLMİYORUM… HALA SOĞUK SULARI AKIYORMU BİLMİYORUM… BİZ İNSANLAR DOĞAYI TISIRLAŞTIRDIK. ORMANLARI KESTİK… ONLARI BESLEYEN SULAR GELMEZ OLDU…. VE AĞIR AĞIR BİTTİ BUNLAR NE YAZIKKİ… ÇOCUKLARIMIZA NELER KALDI BİR BAKIN…KUMALAR YAYLASI NASIL, TAŞ KALE , TOPRAK KALE HALA VARLAR MI? YA BİN İNLER…. BİZ DOĞAYA KARŞI NANKÖR BİR TOPLUMUZ… DÜNYAYI BİR EMANET GİBİ DEĞİL DE BABAMIZIN MALI VE HOYRRATÇA KULLANABİLECEĞİMİZ BİR META GİBİ GÖRDÜK. CEZASINI BİZ VE ÖZELLİKLE ÇOCUKLARIMIZ ÇEKECEKLER…
      İLGİNİZE TEŞEKKÜRLER…

  3. 1965-1975 li yıllarda bu derenin suyu yaz aylarında bile çok az kısa süre kesilirdi ama en büyük özelliği,arkadaşım bir şeyi orada unutmuş yada kendini o kadar kaptırmış es geçmiş:bu dere (GALİ ÇAYI) Şuhut ovasında sayısız pınarları beslerdi,ovanın herneresinde olursan ol çeşme aramazdın,heryerden pınarlar akardı Çay ovası sulansın diye yapılan selevir barajından sonra Şuhut ovası bugünkü susuzluguna kavuştu.
    Yinede diline ve yüregine saglık .

  4. Ne güzel anlatmışsınız Birol bey. İnsan okudumu gözünde canlanıyor hayaller.

  5. Elinize sağlık.

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: