“Ütopya: Bölüm 3”

Gülün nedeni yoktur;
Gül çiçek açtığı için çiçek açar.

Angelus Silesius

İlk Günler (7)

1958 yılının ağustosunun ilk günlerinde evini terk edip bana gelmişti. Herhangi bir şey söylemeden içeri girdi, çantasını bıraktı ve yatağıma yatıp mışıl mışıl uyudu. Yiyecek ya da içecek bir şey ister misin diye sormaya cesaret edemedim. Ne yapmam gerektiğini düşünürken kapıya kadar gittim geldim ikide bir. Kapısını çektim ve salonda bir insanı bunu yapmaya itebilecek olan şeyi düşünmeye başladım. Belki de şu an burada, hemen yan odada olduğu için içimde doğan huzurun aynısını o da yaşıyor, içimdeki üzüntünün getirdiği şefkati emiyordu. Elimden bir şey gelsin isterken şu an için varlığımın yettiğini anladım. Ertesi gün kendimi Hawthorn’un İki Kez Anlatılan Hikâyeleri’ndeki Wakefield gibi hissettim. Bir anda evini terk edip yirmi yıl bir sokak ötedeki bir evde ara sıra evi ve eşini gözetleyen ve yirmi yıl sonra hiçbir şey söylemeden dönen Wakefield gibi. İki kişilik kahvaltıyı hazırlayalı bir saati geçmişti ama pek umurunda değildi. Tortuları dibe çökmüş meyve suyunu bir dikişte içip bana baktı buraya geldiğinden beri ilk kez. Ben de hemen bakışımı kaçırıp yemeğimi yiyormuş gibi yaptım. Hala hiç konuşmamıştık. O da kafasını boş bardağına çevirdi. Çantası hemen yanındaki sandalyeye asılıydı ve içinden bir kutu meyve suyu çıkarıp bardağını doldurdu. Karnını doyurduğunda -ben hiç sanmıyorum- salonda, kapalı olan televizyondan kendi yansımasını seyretti. Ben ise bir film -Barton Fink- koydum ve ikimizde -sanırım- sessizce izledik. Tepki göstermiyordu. Sanki filmi defalarca izlemiş gibiydi. Öğle yemeği. Akşam yemeği. Minik ara öğünler. Hala evdeki sessizlik sürüyordu. İkinci gün. Yirminci gün. İki yüzüncü gün. Konuşmasak da, birbirimize bakmasak da ya da öyle hissettirsek de -ben o beni görmediği zamanlarda ona bakıyordum- anlaşıyor, hislerimizi paylaşıyorduk. 1959’un Mart ayının son günlerinde yine bir film izlerken -2046- o unuttuğum sesi duydum. Biraz yaşlanmış, o kadar dinlenmesine rağmen yorulmuş, titrek. Seni seviyorum. Ona döndüm. Bana bakıyordu. O kadar uzun süredir konuşmuyordum ki bir an kekeledim ve aklıma konuş(a)madığım süre boyunca edindiğim bir huy olan aynada kendimle konuşma egzersizlerimi getirdim. Evet böyle bir durumda akla daha güzel şeyler getirilmeli ama gerçek bu. Ağzım kuruydu. Yutkundum. Konuştum ama bir an sesim hiç çıkmamış gibi geldi. Ben de seni seviyorum. Ayağa kalktı. Oturduğum koltuğa doğru geldi. Yanıma oturdu. Tüm bunları hasta bir peri gibi yapıyordu. Başını omzuma koyup kollarıyla kolumu dolarken dizlerini kendine çekti. Aynı şeyi tekrar söyledi. Bir şey söylemedim. Gerek yoktu. O gün Polanski’ye doyduktan sonra -sırasıyla Bitter Moon, Frantic, Tragedy of Macbeth ve Ninth Gate- Chopen dinledik o espressosunu ben de en soğuk suyu içerken. Bu sürede hiç konuşmadık. Çantasından bir miktar CD çıkardı. Önüne bıraktı. Chopen’e ve bana dedi. Gülümsedim.

Devam edecek…

Bağlantılı yazılar
Ütopya: Bölüm 1
Ütopya: Bölüm 2

İmaj: Sword of Damocles – Richard Westall (1812)

Yazan: Eugene
Şehir: İstanbul

Bir Yanıt to ““Ütopya: Bölüm 3””

  1. Ne yazmis be cocuk. Helal olsun. Bu arada,

    7 – “Her şey kendi varlığını sürdürmeyi arzular.” Spinoza

    Editöre duyurulur. Peh.

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: