“Yolculuk Gariplikleri”

Açık konuşmak gerekirse sevmiyorum yolculuk yapmayı. Sanırım bunun çocuklukla alakası olabilir. Küçükken her tatilde 12-13 saat yol gidip gelmek baydığından mıdır, yoksa otobüslerimizin “çok konforlu” olmasından mıdır, bezdim bu seyahat olayından. Ama işte benim gibi memleketinden uzakta okuyanlar için bu durum tatiller de kaçınılmaz oluyor.

Şöyle bir baktığım zaman Ünye’ye gidip gelmek nerden baksan uçakla olsa bile 5-6 saati alıyor. Bir kere uçak olduğu için evden erken çıkmak gerekiyor sonrasında uçaktan inince 1 saat süren servis yolculuğu. Kafadan 2 saat oradan geldiği için süre ister istemez artmak durumunda.

Evden çık, otobüse bin, servise bin, uçağa bin, uçaktan in, servise bin, eve gir. E bu kadar vasıtaya girip çıkınca insanın başına komik olaylar gelmiyor değil. Bu zamana kadar o kadar komik olaylar geldi mi bilmiyorum ancak bu sefer yolda daha dikkatli olduğumdan dolayı komiklikleri fark etmiş olabilirim.

Bir kere şu yolculuklarda bebek olayını halletmek lazım. Bebek yani ağlar. Evet. Bir kastım yok. Ağlasın. Ama sen ağlayan bebeği “ayı” gibi sallarsan daha çok ağlar. Yav bu bebekler, uçaklarda oluşan basınçtan dolayı kulaklarında oluşan basınçtan ağlıyorlar. Ama sen kendini anne sanan insan yavrusu çocuğu bidon gibi sallarsan daha çok ağlar. Git kendini salla. Bağrıyor, sallıyor, haykırıyor. Zaten bebek sesi yetmezmiş gibi ek olarak annesinin sesini de dinliyoruz. Ancak bu yolculukta bilinçli anneler vardı. Zaten şaşırdığım nokta budur. Nereden çıktı bu anneler. Helal olsun dedim. Ama serviste bebekler hadi onları geçtim çılgın erkek çocukları gene peşimi bırakmadı. Çılgın oyunları ve garip sesleri çıkartmaları ile servise damgalarını buldular.

Evet. Uçak dediğimiz yer kutu gibi olduğu için herkesin konuşmasını dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Hele bağıran amcalar var. Sanırsın Türkiye’ye ilk kez gelmiş yabancı insan. “Yaav benim kaynım burada böyle yapıyordu muhaha” hey sen amca ne yapıyorsun? Neyin peşindesin? Yat uyu. Yapma bunu bize. Zaten herkes gergin, birde senin kaynınla olan maceralarını dinlemek zorunda değiliz. Lütfen ama.

Çözemediğim bir nokta, her yolculukta olur. Uçağa binerken yanınada 150 parça eşya ile binmek. Oğlum versene o eşyalarını bagaja. Neden yukarı alıyorsun? “Kırılacak şeyler var.” Yok yaa. Hadi be hepsimi kıralacak şey? Paşabahçe’yi mi soydun be müslüman? Tamam aldın yanına. Çıkardın uçağa anladım. Tıktın bir şekilde baş üstü dolaplarına. Uçak indi. Hostes diyordu “Kemer ikaz ışıkları sönmeden kalkmayın.” Olmaz kalkmak zorundayız. Uçak durdu. Zınk kalk. Ama inemezsin ki. Acelen ne. İşte bu insalar baş üstü bagajlarını bir açıyor ve kafama bir çanta dolusu kağıt dökülüyor. Ya diyorum bu ne? Nasıl olur? Gökten kağıt yağdı. Kaldım öylece. İşin daha ilginç yanı kimin olduğu belli değil. Ben soruyorum sizin mi sizin mi diye. Millet malına da sahip çıkmıyor artık. Keyifler yerinde galiba.

Uçak ve karadeniz insanı. Garip iki uç. Bir araya mümkün olduğunca gelmemesi gereken iki obje olarak düşünürsek, birlikteliklerinde komedi filmine dönen olaylar dizilimi. Bir süre Karadeniz dolaylarındayım, bakalım daha neler olacak?

İmaj: Futurastudios.com

Reklamlar

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: