“şehir.”

Şehrin tam ortasında durdum sisli puslu bir sabah. İnsanlar sıradan işlerine ya da serkeşliklerine acele adımlarla seyirtirken.

Gözümün gördüğü yer yerine, avare sokak iti kafası, burnumun dikine gitmeye karar verdim. Alışkın olduğum rotalar yerine, arka caddeleri, sokakları keşfetmeyi denedim.

“Yerin üstündeki pislik, altındakinden beter olamaz” şeklinde bir cümle geçti aklımdan. Geç ve öksüz kalmış metroya indim. Bir ucunda, bir amatör ney üflerken, diğer ucunda Karaindrou’nun sonsuzluk yolculuğu karşıladı ve üzerime tısladı kapılar, soğuk çelik ve gri beton altına gömerken beni.

Çıktığım delikten, bir alış veriş merkezine savruldum. Hatta yanyana ve birden çoktular. En az sırtlarını dayamış oldukları, yeni şehrin en eski mezarlığındaki kadar insan vardı ortalıkta. Günah ve sevaplarıyla yatanların hemen dibinde, asla bir çukuru doldurmayacakmışcasına kalabalık, plastik kartlarıyla, amorf bir döngü içinde satın alıyordu ne bulursa, yiyordu tıka basa, tıksırmadan üstelik, bir usta şaire inat.

Rahatsız olunca birden, deniz koktu aniden.

Kokuya uygun hesap, balık istifi minibüslerden birinde, bir ayaklık yer satın aldım kendime, minibüs de tek tekerlik yer işgal ediyordu zaten sıkışık trafikte.

İskeleye vardım güç bela. Acelesi olanlar yolu yeterince tıkarken, paralel biçimde yittim aralarından. Her kapısı bir cinayete açılan sarayı, son yüz yıldır, neredeyse tüm atalarımı gölgelemiş, ulu çınarlar altından geçtim. Deniz konusundan baskın karbonmonoksit genzime yapışırken, kendime bir başka hedef seçtim.

Yol ne kadar uzarsa hedef o denli büyük olur inancıyla, bir eski çarşıya geldim. İpek Yolu’nun tam ortasında, bin yıllardır tahrik eden kokulu hayalin ardında, renk renk baharatlar karşıladı beni.

Sabah erken saatte, darmağın dinlenirken çuvalların içinde, her yeni gün üzerine eklenen, düzenlenen, şekil verilen, tartılan, satılan ve tüketilen bildik baharatlar arasında yitti yön duygum, kesif kokuda.

Acıktım. Bir asırdan fazladır yerinde duran, çeyrek yüz yıldır gittiğim lokantanın, tanıdık lezzetine sığındım. Yaşımdan fazladır servis yapan beyefendi, her zamanki üslubunda, “hoş gelmişler, yemek öncesi enginar isterler mi?” derken, şehirde yitirdiğim insanlar geçiverdi gözümün önünden.

Kan bağından yitirdiklerimden, ailem bildiğim dostlara aktı aklım. Yemeğin tadı kaçmasa da, su içerken lezzeti bozmamak adına, boğazımdaki yumruyla savaştım.

Karnım tok, sırtım pek bir başka iskeleye doğru voltamı aldım.

Sol tarafımda pisliğin tam da göbeğine battığı rivayet edilen zenginliğiyle haliç, sonuna doğru bir paslı demir kilise, ardımda ise, Süleyman Tapınağı’nı geçtiği için imparatoruna gurur veren, 1500 yıllık, Kutsal Bilge anıtı, Hagia (divine), Sophia (knowledge) ve bir diğer Süleyman’ı kutsayan altı minare gölgesiyle Doğu’ya doğru açıldım denize.

Kendine has kokusuyla arka üst güverte, alelacele aldığım simit peşinde, yol dostum martılar, Kız Kulesi’nin seksi silüetine tünemiş kargalarla, güzel şehrin, çirkin insanlarını doyurmaya, her gün yüzlercesi gelen demir yığını gemileri, boşaltmak için durmaksızın çalışan, endüstri devrimi abidesi hantal vinçleri geçip ayak attım kıyıya.

Geceleri nice gizli örgüte yataklık eden, indiğim denize sıfır bina, sırrını fısıldadı kulağıma:

“Bir bilmece sana; üç tarafı karayla çevrili kara parçasına denir, “yarımada”, dört tarafı çevriliyse eğer “ada”dır olsa olsa; ya altı tarafında deniz varsa, ne denir buna?”

Şehre baktım dostum martıların gözlerinden, anladım.

“Okulda öğretmezler bunu sana…”

Dersimi almanın rahatlığında, ekşimiş arpa kokusunu izledim. Pasaj’ın “sert çocukları”, ellerinde asi gitarlar, boyalı ve uzun saçlarıyla, delik deşik ve dövmeli “taş kadınları”na sahip çıkarken süzüldüm aralarından.

Eskiler arasında yokuşu tırmandım, tezgahlarda üç otuz paraya satılan, sahipsiz fotoğraflardaki yüzler arasından. Güçlendi bira kokusu, yavaştan indi akşam ve ilk gördüğüm dükkana daldım.

Devrilen bir kaç şişe, hem zihmini, hem burnumu açtı. Yola çıktığım yeri özledim. Denize tepeden bakan dönüş yolunu seçtim.

Işıklar parlarken iki yakada, kaplumbağa hızında ancak çok daha ölümlü olduğumun ayırdında, “Boğa’nın Boynuzları” arasından geçtim. Bin yıllar önce, altımın toprak, akan suyun bir çavlan, iki yakanın boynuzlar olduğunu hayal ettim.

İndiğimde geceydi.

Hareketlenmişti cadde. Görünen yüzü şatafatlı ve zengin, arka tarafları her yöne akan pislik, renkli ve pastel, kuru ve sulu, namuslu ve orospu kendince takılıyordu.

Şehrin içinde diğer bir şehrin heybet ve ayrıcalığıyla, tek gecelik cirosunun, memleketteki tüm çocukları okutacağının verdiği hovardalıkla, bilge ve meşum yaşıyordu.

Her tek parça ve anının satılık olduğu, yine de satın alanın, hiç bir satın aldığına sahip olamadığı için tekrar tekrar geldiği cadde…

Kulaklarım her telden ve dilden müzikten sağır, gözlerim yarı çıplak kadınlar ve neon ışıklardan kör oldu. Dikine gittiğim burnuma, parfüm, it, ot, döl, alkol ve lağım koktu.

Pusulamı şaşırdım. Korkmamak için, yakalarımı kaldırdım, pisliğe battım.

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: