Bir Facebook Hikayesi

Yazının ilk bölümünü okumak isteyenler buradan ulaşabilir.

ON YIL SONRA

Sürekli yatakta yatmaktan kasları erimeye yüz tutmuştu. Sağdan sola bile dönmek büyük gayret gerektiriyordu. Sırtı , neredeyse hareketsizlikten kan toplamış, küçük yaralar oluşmaya başlamıştı.

Avurtları çökmüş, yanakları erimiş, bir deri bir kemik kalmıştı. Saçları beyazlamıştı. Derisi parlak değildi artık. Mat bir beyazlık cildini bir maske gibi kaplamıştı. Sakallarının neredeyse tümü beyazdı. Yaklaşık üç günlük traşı vardı. Boynu kafasını taşırken sanki son gücünü harcıyor gibiydi.

Bütün bunların arasında, gözlerindeki pırılıtı hiç sönmemişti. Bakışları yaralı bir hayvan gibi hem acıyı, hem gururu, hem de sonuna yaklaşan bir ömrün izlerini taşıyordu. Uzun ve nasılsa siyah kalmış kirpiklerinin arasından gizli bir mutlulukla bakıyor ama en çok hüzün ve acı seziliyordu. Gözlerini yavaşça son gücünü harcıyormuş gibi çevirdi. Sararmış beyazlarının arasından koyu kahverengi gözlerini, yanında oturan kadına çevrildi. Onu tanıyamadı. Uzun uzun, baktı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Anımsayamadı.

Kadın ondan gençti. Çok güzel birisi değildi ama alımlıydı. İnsanı çeken bir hüzün bulutu içindeymiş gibi görünüyordu. Bu hüzün bulutu taa gözbebeklerine, dudaklarının kıvrımlarına, hafif eğik duran başının çevresine görünmez bir ışık gibi yerleşmişti. Uzun boynu pürüzsüz görünüyordu. Hafif iri ve pembe dudaklarında acının ve acımanın bariz izleri vardı. Bu bir tebessüm değildi. Bu kaybedilmiş zamanların hesabını soran, onların izlerini küçük zerrecikler halinde taşıyan bir gülümsemeydi. İçinde biraz da pişmanlık gizliydi. Bunu görmüyor ama seziyordunuz. İri, ceylan gözlerini andıran siyah kirpiklerle çerçevelendirilmiş bakışlarını, yataktaki hastaya çevirdi. Hiç konuşmadı.

Sadece baktı…

Geçmişten gelen çıkıp gelmiş hem yabancı hem ölesiye tanıdık, iki kişiydiler. Hiç konuşamadılar. Öylece bir süre bakakaldılar. Belli ki gerilerde kalan, birlikte yaşayamadıkları zamanları, şu anda birlikte yaşıyorlardı. Yıllar öncesinin özlem, inkar, acı olayları gözlerinin önünden fırtınaya kapılmış yağmur bulutları gibi geçiyordu. Tanışmalarını, birbirlerine söyleyemedikleri sözleri, tutuşamadıkları ellerini, dokunamadıkları tenlerini düşündüler. Ama yapacak bir şey kalmamıştı geriye. Aradan geçen bunca yılın bir kayıp zaman olduğunu şimdi farkettiler. Karşılıksız kalmış bir aşkın, söylenememiş sevgi sözcüklerinin, tadına varılamamış ateşli öpüşmelerin özlemleri, yüreklerini bir alev gibi yaladı geçti, geride dayanlmaz bir acıyı bırakıp çekip gitti.

Tartışmasız doğruydu. Sevgi, katıksız bir sevgi vardı. İçinde sevdaya dair ne arıyorsan bulabileceğin her şeyi taşıyordu. Bu belki de tek taraflı dillendirilen, karşı tarafın ısrarla görmezden gelip , ittiği, kabul etmek istemediği bir sevgiydi. Adam için , bir çingenenin tutkusu gibi görünse de, kadın için aynı şey söylenemezdi.
Artık onu zaman tünelinden çekip çıkarmış, anımsamaya başlamıştı.

İlk günleri düşündü erkek. Hayal meyal hatırladığı kadının yüzüne bakarak. Gözleriyle sis perdesini aralamak ister gibi bir bakış fırlattı mecalsizce. Tanımıyordu. Tanımıyordu çünkü onu sadece fotoğraflarından hatırlıyordu. Kimbilir ne kadar değişmişti, kıyaslama yapamadığı için çıkaramıyordu. Bir kez bile kendisini görmemişti. Bütün ısrarlarına rağmen bir araya gelmemişlerdi. Kadın sürekli bunu reddetmişti. Bu reddedişin mantıklı bir açıklaması yoktu. Halbuki birbirlerine, kimselere söyleyemedikleri sırları anlatmışlar, müstehcen konuları bile paylaşmışlardı.

Erkeğin, neredeyse her cümlesi “seni seviyorum” ile başlar ve biterdi. Kadınsa buna aldırmaz. Hafif bir gülümsemeyle ve kadın olmanın verdiği, beğenilmiş olmanın gururu ve bunun gizli hazzıyla mutlu olurdu. Uzun yazışmalar boyunca iki arada kalmış bir durumda kararsız bir tavır takınmıştı. Erkekse inler bir vaziyette günlerce yalvarmıştı. Bir kez sesini duyabilmek için. Çünkü seslerin en gizli duyguları bile ele verdiğini biliyordu. Bunu kadın da biliyor olmalıydı ki, telefonla konuşmaya
yanaşmamıştı. Sesini duymak nasıl mutlu edecekti adamı. Kadın bunu esirgedi adamdan.

Her gün birbirlerini arıyorlar uzun uzun sohbet ediyorlardı. Erkek “seni her halinle kabul ederim” diyordu. Kadın “bir gün yalnız kalırsam , koşa koşa sana gelirim.” diyordu kendinden emin. “On yıl sonra bile olsa beni kabul edeceğini biliyorum çünkü” diyordu.

Ama bazen ortadan kayboluyordu. Bu kayboluşların belirgin bir nedeni yoktu. Buna bir anlam veremiyordu. O zaman fotoğraflarına bakıp avunuyordu, adam… Bilgisayarın ekranının başından ayrılmıyor. Köşede çıkacak kırmızı, küçük konuşma balonunu günlerce umutla bekliyordu. Dört milimetrelik bir kırmızının bu kadar önemli olacağına ve bu kırmızıyı özleyeceğini bin yıl düşünse aklına bile getirmezdi, ama bu bir gerçekti artık.

“Tamer diye birisi yok, değil mi?” diye sordu adam. “Onu sen uydurdun.”
“Yok” dedi kadın gülümseyerek. “Benden uzaklaşırsın diye ben uydurdum.”

Gülümsedi adam. Belli ki çok zordu gülümsemek. Onu, ciğerlerindeki dayanılmaz sancıdan çok, yüreğinin derinliklerindeki bu dayanılmaz sevgi incitiyordu, yavaşça gözlerinin içne baktı kadının, sanki göz beklerinden girip, gerçeği öğrenmek ister gibiydi… Kadının kalbini aralamak istiyordu. Orada belki de, kendini arıyordu… Bulabilir miydi gerçekten bilmiyordu. Gözlerine pembe bir pırıltı geldi yerleşti, mutluluk gibi bir şey, sonra maviye döndü pırıltı umut oldu, ama çok oyalanmadı orda, geldiği gibi çekip gitti birkaç saniye sonra…

Kadın koyu mavi gözlerini dikip iri iri baktı erkeğe, uzun uzun. Yüzünde geçmiş yılların kaybedilmiş anların, pişmanlıkların hüznü okunuyordu… Bunca yıl aradığı mutluluğun, yanı başında durduğunu, onu hep bekliyor olması ve onu görememiş olması, bir matkap gibi kalbini zorladı… Bir zıpkının kancası gibiydi pişmanlık… Derine, daha derine, acı vermeden, daha derine iniyordu…  Ama çıkarırken, acı kat kat artıyor, parca parça ediyordu kalbini… Hastanın elleri ellerindeydi… Bu sıcaklığı hissedip etmediği belli değildi adamın. Belki de içindeki korkunç yanardağın ateşinden bu sıcaklık, serinlemesine bile yarıyordu… Gözlerinde hafif bir nem belirdi… Bu, belki de mutluluktu.

Mutlu olunca ağlamaz mıyız hepimiz?

“Beni hiç sevmedin, değil mi? Hiç sevmedin.”
“Ağzından bir cümle bile çıkmadı buna dair. Benim sevgime karşılık olabilecek bir cümle, hatta umut olabilecek bir cümle…”
Konuşuyor muydu, yoksa fısıldıyor muydu belli değildi adam. Ama ağzından çıkan bu sözler anlaşılır bir şekilde netti.

Kadın gülümsedi…. Kadın düşünüyordu…”Seni sevmez olur muyum, seni o kadar çok sevdim ki… Cümlenin sonunu getirmeyecek gibiydi…. Bekledi. Baktı. Ve devam etti. “Senin kölen olmaktan korktum…. Sana bağlanmaktan, sensiz yapamamaktan korktum, sevmekten korktum, ve yapamadım da. Hep benimleydin, yirmidört saat. Haftalarca, yıllarca. Ve hep benimle olacaksın bundan sonra… Bak yanındayım. Seni seviyorum. Beni affedebilecek misin?

Pişmanlık doluydu, sevgi doluydu. “Beni affedebilecek misin?” diye geçirdi içinden. Bunu odadaki hiçkimse duymadı, ne adam, ne kadın, ne yatak, ne duvarlar. Belki Eros duydu sadece, bilinmez ki, her şeyi içinden söylüyordu çünkü kadın.

“Yıllarca yıllarca bekledim seni dedi adam. Her kapı çalınışında, her telefon sesinde, her postacı gelişinde. Hep seni umdum. Yaşama kaynağım oldun benim. Ama hiç yaşayamadım ki. Hep yarım kaldım. Diğer yarımın nerede, ne olduğunu biliyordum hep, ama diğer yarıma hiç sahip olamadım ki. Sen dalların en ucundaydın. Erişilmezdin, hep parlıyordun gizli değildin ama saklanıyordun. ”dedi adam. Ve sustu. Kadın zor anladı cümleleri. Adamın tükendiğini görüyordu. Gözünün önünde gitgide eriyordu. Eskilere daldı. “Hatırlıyormusun? On yıl bile sonra olsa, sana geldiğimde beni kabul edersin demiştim sana. Bak geldim. evet on yılı biraz geçti ama” cümlesinin sonunu getirmedi, sorar gibi baktı adama. Gözbebeklerine, umutsuzluk ve hüzün gelip yerleşti, öylece baktı. Gördüğü şüpheliydi. Bilinci varmıydı belli değildi, ama çektği acının izleri yüz çizgilerinde apacak duruyordu  belli etmemeye çalışıyordu fakat mümkün değildi bu…

Başını güçlükle biraz daha çevirdi. İncelmiş boynu kafasını zor taşıyordu. Son bir kez soruyormuş gibi “Beni sevidin mi hiç? Bana acımadan söyle bunu, mutlu öleyim, ne olur doğruyu söyle” dedi adam. Artık gözyaşları bile yoktu. Kadın ellerini biraz daha sıktı adamın, diğer eliyle avcunu okşadı. Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi. Biraz daha sesini yükselterek. “Evet dedi. Seni seviyorum kimsenin sevemeyeceği kadar. Hem de çok seviyorum” dedi. Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşandı birden. Kendini tutamıyordu artık.

Adamın başı çoktan yana düşmüştü…

Kadın bunları göremiyordu göz yaşlarından. İstese de göremeyecekti. Şimdi omuzlarından bir yük kalkmış gibi hissetti kendisini. Koca bir dağ yüreğinden parçalanarak toz olmuş gibiydi. Huzurluydu. Bunca yıl taşıdığı ve gerçek sahibine vermediği bir hazineyi vermiş gibiydi. Adamın bütün bunları, bu sözleri duyup duymadığı belli değildi. Çoktandır nefes almıyordu, gözlerinde sanki hala bir sorunun, kayıp bir sorunun kayıp bir cevabını bekliyor gibi karanlıklar vardı ve hala kadına dudaklarında umutla bekleyen acıdan kıvranan bir gülümsemeyle bakıyordu. Donuklaşmış göz bebeklerine mavi bir sis gelip yerleşti. Bir daha da hiç gitmedi…

İmaj: Mastermindesigns.com

Yazan: Birol Acar
Şehir: İzmir

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: