Bir gün içinde trenle Londra

Tedirginlikte beklediğim bu gezi artık başlamış bulunuyordu. Hafta içleri okulum dolayısıyla erken kalkmam yetmezmiş gibi bir de tek dinlenebileceğim zaman olan hafta sonları da erken kalmak zorundaydım. Aslında daha önceden aldığım tren bileti, saat bakımından açıktı ancak önceden tren saatlerime baktığıma göre şu an yaşadığım yer olan Bournemouth’tan Londra’ya ancak 2 saatte gidebilirdim tren ile. Bütün bunları bana internet söylüyordu. Kısa bir hesapla sabah erkenden trene binip Londra’ya gitmek, sonrasında akşam üstü geri dönmek. Biliyordum, tek gün Londra’yı gezmek için yeterli olmayacaktı ama kafamın içinde gezmem gereken ve hep merak ettiğim yerler vardı ve onları görmeliydim.

Sabah saat 7 civarlarında nükleer saldırı alarmı şeklinde çalan bir uyandırma alarmıyla birlikte “Offf gene mi?” tepkisiyle uyandım. Kahvaltıyı tren istasyonunda yapmam gerektiği için çok mutlu değildim. Çünkü kahvaltı yapmadan odadan çıkmak beni rahatsız ediyordu. Biraz yatakta düşündükten sonra “Yaa gideceğim de ne olacak ya da gitmesem mi, ulan yok yaaa kalk git işte Londra oğlum…” diye kendi kendime kavga ettim resmen. Ve sonuçta aldım çantamı sırtıma ve koyuldum yola.

Disari ciktigimda sabah erken saat oldugu ve hafta sonu oldugu icin sokaklar bostu. Hafif bir ruzgar ve soguk vardi. Aslinda hafif diyorum buraya gore hafif ama normal olarak bakarsak bayagi bir soguktu. Tren istasyonuna gitmem icin otobuse bindigimde butun yolu tek basima gittigimi fark ettim. Sabahin erken saat olmasi sanirim buna etkendi. Istasyona vardigimda beni Londra’ya goturecek trenin kalkmasina daha yarim saatten fazla vardi ve guzel bir kahvalti yapabilirdim. Buna hazirdim.

Tren istasyonlarinin bir komik yani kucuk ve sevimli olmasi. Daha henuz Londra’ya gitmemis olmamdan oturu tren istasyonlari seviyorum. Ozellikle sabahlari sessiz ve sevimli oluyor. Ingiliz coreginizi yerken ve yaninda sicacik kahvenizi icerken raylara bos bos bakabilir hayaller kurabilirsiniz ta ki yeni bir tren istasyona gelene kadar. Bende sabahin 7.30 da istasyonda olan bir birey olarak kahvaltimi yapayim dedim. Bir latte ve corek alirken kahve hazirlanin kizin “ne o yorgun gorunuyorsun” lafi ile uyandim. Insanlarin burada soguk oldugu gercegi kafamda artik yok olmaya baslamisti. Neden sabahin o saatinde yorgum olmami umursadi ki diye dusunurken “yok sadece yeni uyandim ve kahvalti yapmadim.” tepkisi verdim ister istemez ama yuzsuz bir sekilde oldu. En azindan gulumseye bilirdim. Acikcasi bu kucuk anidan sonra ogrendim ki Ingilizler o kadar da soguk degil. Her milletde oldugu gibi soguk insanlar tabi ki var ama genel olarak boyle bir durumla karsilasmadim.

Saatler 8’e dogru gelirken trenin istasyona yaklasmasi ile beni bir heyecan kapladi. Cunku Londra buyuk bir sehirdi ve daha once gittim sehirlerde hic sehiricinde ulasim araci kullanmamistim. Hep yurumustum. Kucuk sehirler oldugu icin pek yorucu olmamisti ama Londra’da ne yapacaktim. Tam bunlarla kafami yorarken “Bin lan” dedim kendi kendime ve yolculuk basladi.

Ingiltere’de normalde trenlerde onceden koltuk satin alabilirsiniz ama benim gibi bileti olanlar icin koltuk satin alma gibi durum yok. Acikcasi bos buldugunuz yani onceden alinmamis koltuklardan birine oturuyorsunuz. Zaten eger oranin sahibi varsa gelip size soyluyor benim yerime oturmussunuz diye. Cok defalar basima geldi de oradan biliyorum. Yol boyunca oylece disari izlerken ve muzik dinlerken bir anda uyumus ve nerede oldugumuzu fark etmeden Londra’ya vardigimizi anlamistim. Londra WaterLoo Tren Istasyonu ve artik Londra’daydim.

Trenden inmem ile ne yapacagini bilemeyen ben kalabaligin gittigi yone dogru suru misali takildim gittim. Tren istasyonun icine girdigimde gordugum manzara karsinda koyen sehire inmis bir insandan farkim yoktu. Salakca sag sola bakiyor ve kendime “ee simdi ne olacak?” sorusunu soruyordum. Cok fazla dusunmeden sehire dogru giden cikisa yoneldim. Daha onceden hazirladigim gezi planina gore ilk olarak London Eye’a gidicektim.

Aslinda gercek su ki elinizde derme catma bir harita varsa ve biraz da nere gideceginizi biliyorsaniz kaybolmaniz zor. Haritaniz eksikse bu mumkun olabiliyor. Basima geldi oradan biliyorum. Sanirim eski bir harita oldugu icin bazi sokak isimleri atlanmis ve bu da benim kaybolmama neden olmustu. Neyse Ingiltere’de her sokagin ismi kocaman sekilde yazdigi ve nereye gidebileceginiz her kose basinda belirtildigi icin biraz kaybolmakta zorlaniyorsunuz ancak bu durum Londra gibi turistlerin cokca tercih ettigi sehirler icin gecerli. Daha kucuk sehirlerde biraz daha dikkatli olmak gerekiyor.

London Eye dogru yururken ki zaten o devasa yapisi ile “Hey ben buradayim gel bana” diyor. Daha gun yeni basliyordu ama London Eye onunde metrelerce kuyruk vardi. Peki bu London Eye nedir diye sorarsaniz kisaca diyebilirim ki 350 metre boyunca bir donme dolaptir. Esprisi ile bir donusunu 1 saate tamamlamasi ve sizi hemen hemen tum Londra’yi farkli acilardan gormenizi saglamasidir. Ancak ucreti ozellikle yetiskinler icin pahallidir. Onunde olusan uzun kuyruk nedeni ile beklemeniz ya da erken saate gidip onden sira kapmaniz gerekebilir. Ama eger yok arkadas ben sadece gormek icin geldim diyorsaniz Thames Nehri uzerinde o camurlu sulari gormezden gelerek cok guzel fotolar yakalabilirsiniz.

Buradan sonra ikinci duragim olan WestMinster Manastiri’na dogru yol alirken tabi ki de West Minster Koprusu’nu kullanmak gerektigini biliyordum. O kopru uzerinden gecerken “ulan buradan kimler kimler gecmisdir” diye dusunmeden edemedim. Tam bu dusunceler icindeyken o guzel gayda sesi uyandim. Geleneksel Iskoc elbisleri icinde bir amca gaydasini sanki savasa gidecekmis gibi siddetli bir sekilde calarken bende fotografimi cekip bahsisimi biraktim ve yoluma devam ettim.

WestMinster Manastiri’na vardigimda nedense hic sasirmadim. Gene metrelerce kuyruk ve pahalli bir giris ucreti. Ingiltere hukumedi hic bir sey yapmasin zaten sirf bu tarihi yerlerinden girislerinden ve hediyelik esya satislarindan kazandiklari ile yasar giderler. Gene ben ucretsiz ve benim icin eglenceli olan fotograf cekimine gectim. Asil olan fotograf ve burada neler olup bittigi ogrenmek oldugu icin pek uzuldugum soylenemez. Iceriyi de gorsek hani iyi olabilirdi ya gerci neyse. Ama ben WestMinster’i gordum ya artik pek uzulcegimi sanmiyorum. O yapiyi karsimda gordukten sonra “iyimisss..”diyerekten yoluma devam ettim. Ha bu arada WestMinster nedir ne degildir anlatmiyorum zaten internetde tonla bilgi bulabilirsiniz bir de ben bilgi kirliligi yapmim.

Yoluma devam ederken bir sonraki duragim o unlu Oxford Street. Ancak sorun su ki ben bulundugum konum itibari ile o an Oxford Street e uzaktim ve underground (metro) kullanmam gerekiyordu. Iste korktugum basima gelmisti. Artik metro kullanma zamani gelmis ve ben bilinmeze itilmistim ki o an da fark ettim. Oxford Street den once gitmem gereken bir yer daha vardi London HardRock Cafe.

Yillardir ozlemini kurdugum, Istanbul’da onceleri olan ama sonrasinda kapatilmis ve neye benzedigini merak ettigim HardRock Cafe’ye sonunda gidicektim. Underground kullansam daha iyi olurdu ama korktugum yani bilmedigimden korktugum icin yurumeyi tercih ettim. Tabi yururken gene fark ettim ki Londra’ya gelip Kraliceye ugramadan gitmek olmazdi ve bende yolumu birazcik kaybettikten sonra sonunda Buckingham Sarayi’na ulastim. Ve gene gordum ki orasi da mahser yeri gibiydi. Insanlar askerlerin devir torenini bekliyordu. Cunku Londra’ya gitmeden once beni de uyarmislardi kesin izle diye. Ama oturup beklemek gerekiyormus ki zaten insanlarin coguda bunu yapiyordu. Ben bekleme taraftari olmadigim icin fotograflarimi cektim ve yoluma devam ettim. Acikcasi kraliceyi sordum ama cumartesi diye gelmemis ise pazartesi gel dediler bende peki dedim.

HardRock Cafe’ye vardigimda ben kafe beklerden sadece magaza gormem beni uzdu. Iceri girip kendim ve bir kac arkadasim icin tisort neyim aldiktan sonra biraz da bakintiktan sonra yoluma devam ediyordum ki bir de ne goreyim. Gercekten orada. Bildigimiz cafe olarak HardRock Cafe. Karnim da cok acti iceri girip yemek yesem mi diye dusunurken baktim zaten 3 tisort olarak parayi bayilmistim gerek yok diyerek orada da onunde bir fotograf cekinerek yoluma devam ettim.

Artik Oxford Street e dogru yol alirken yorulma acikma durumlari boy gostermeye baslamisti. Havaninda o gun Ingiltere standartlarina gore sicak olmasi ve caddelerinde kalabalik olmasi ile durum artik iyice icinden cikilmaz bir hal almaya basladi. Tamam dedim underground u bi denim. Indim yer altina bakindim. 8-10 farkli metro var. Nasil yani falan derken insanlarin ustume ustume gelip carpmasi ve yollarina devam etmesi ile iyice gelirdim ve aglayarak disari ciktim. Aglamadim ama aglamakli olmadim degil. Dedim en iyisi yurim. Hyde Park icinden yurumeye karar verdim ve sanirim bilmeden guzel bir sey yaptim. Londra’nin en buyuk parkina girmis ve icinde geziniyordum. Icerisi o kadar guzel dusunulmusti ki. Herkes icin bir seyler vardi. Bisiklete binin. Cimlerde uzanin, guneslenin. Yuruyus ya da kosu yapin. Sincaplari besleyin. Yoruldunuz mu banklarda oturun. Takilin kafaniza gore. Koca park. Sanirim bir gun yetmez gezmek icin diye dusunurken bir kafe bulmam ila dunyalar benim oldu. Bir seyler atistirdiktan sonra yoluma devam etme karari aldim ki parkin sonunda zaten Oxford Street e varmistim.

Avrupanin en buyuk alisveris caddelerinden biri olan Oxford Street in aslinda benim icin bir esprisi yoktu. Amacim sadece gormekti. Orayi gorupte o kadar insanin icine girince “haaa demek ki cok uluslu bir sehirde yasamak boyle oluyor.” Istanbul’u kalabalik derken orada basim dondu resmen. Neler yapabilirim ha bu su derken zaten yol bitti. Olay caddenin kucuk ya da buyuk olmasi degildi. Yapacak seyin cok olmasi ve icine girip bakilacak dukkanlarin cokluguydu beni kararsiz kilan. Londra Apple i gordukten sonra burasida bitti dedim ve artik adam gibi bir seyler yiyip yoluma devam etmeliydim. Saat de gec olmustu ve bende yorulmustum ama son duragim olan Arsenal Stadi’na gitmeden olmazdi. Ancak cok uzakti ve underground kullanmam gerekiyordu ve bende kararimi aldim. Kaybolmak pahasinada olsa kullanacaktim o undergroundu.

Guzel bir yemekten sonra Underground a indim. Ilk olarka nasil oluyor yani nereye nasil giderim diye bakarken adamlarin benim gibi cahiller icin el haritasi hazirladigini gordum. Nereye gitmek istiyorsaniz bakiyorsunuz index den o size zaten soyluyor. Sonrasinda gunluk ziyaretci bileti aldim ki Londra Undergroun kesim kesim. Ben hepsini dahil eden biletden aldigim nereye gidecegimi tam bilemedigim icin. Biraz tuzlu oldu ama kafam rahat oldu. Siz bilet almadan once nereye gideceginize iyi karar verin ve ona gore alin derim.

Underground u adamlar sanirim 10 katli yapmis. Tek yon yok zaten. Paso bir aktarma icinde geciyorsunuz ama Londra’nin hemen hemen her yerine cok rahat bir sekilde ulasiyorsunuz. Rahatdan kastim hiz. Yoksa trenler rahat degil. Havasiz ve dar. Cok insan bindigi zaman biraz kardes olma durumu doguyor o kadarcik. Bir de metroda insanlar garip sanki sizi yiyecekmis gibi bakiyorlar ya da bakmiyorlar bile.

Arsenal Stadina varinca anladim ki adamlar bu isi biliyor. Bizim stadlar ile kiyaslayinca bizimkilerin normal sehir stadyumlarindan farki olmadigini anladim. Orada mac izlemek ve atmosferi gormek isterdim ancak disindan bile icerisinin cidden guzel olabilecegini anliyorsunuz. Stadin icine girisler ve cikislardaki merdivenlerin ve kapilarin coklugu dikkatimden kacmadi. Ozellikle Arsenal Store daki kasalarin fazlaligi mac gunlerinde ki o uzun kuyruklarin giderilmesine neden olabilir ve bizlerde neden yok diye dusunmeme neden oldu.

Londra gezimi artik bitirmek zorundayken Underground u cozmem dolayisi ile hic ayrilasim gelmedi. Ancak yorulmus ve artik eve donme zamani gelmisti. Guzel bir dinlemeyi hak etmistim ve geldigim tren istasyonuna geri donerek bu Londra macerami bitirmis oldum.

Biliyorum uzun bir yazi oldu ama Londra icin az bile. Bir cok yeri atladim daha uzun bir yazi cikmasin ve sizi bunaltmim diye. Ancak diyecegim su ki Londra icin bir gun yetmez. Yetse bile cok tatmin olamazsiniz. Daha Londra gecelerini bile gorememisken ayrilmak biraz buruk oldu ama bir Londra tecrubesi kazandim. Oda cokta guzel oldu cok iyi oldu tamam mi? =]

İmajlar: Londontowindsor.co.uk, Morgannelson1102.wordpress.com, Imaginepeace.com

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: