soru-cevap.

düşünüyorum çok uzun zamandır ve sorduğum tek bir soru var kendi kendime, yanıtlarını artık iyi bildiğim:

“Tanrı bana ne öğretti bu güne kadar?”

cevapları paylaşmayı deneyeyim;

sevmeyi öğrendim, onca yıl amaçsız dolandıktan sonra, aşık olmak nedir yaşadım, hissettim. “sizin bildiklerinizi unuttum ben çoktan” derdim ya sıklıkla, çoğunu hatırlamayı becerdim.

acı çekmeyi ezberledim. vaz geçmemeyi ve vaz geçmeden cayabileceğimi gördüm. sevmenin bazen vakitlice gitmek olması gerektiğini, terk edişlerin aslında yeniden buluş(ma)lar olduğunu bildim. acele etmemek gerektiğini sezdim.

tek bir hayatta, otuz üç alem olduğunu ancak tümünde tek bir “emsalsiz” Kadın olduğunu öğrendim.

tüm özgüvenime rağmen, elimi kolumu bazen yeni gelin gibi koyacağım yeri bilemeyecek kadar heyecanlanabileceğimi, ürkek yitirme kaygımın ise hataya gebe, en çirkef duygu olduğunu öğrendim.

ilk kez seni gördüğüm o eski mekanın tadilata girebileceğini ve aslında kendimin de bakıma muhtaç olabileceğini fark ettim. şehrin her köşesinin sen olabileceğini adımladım gözlerim yere bakarken, her yerin sen kokabileceğini anladım.

iyiliğin tüy, kötülüğün katran olduğunu ve tüyün katrandan ağır olduğunu keşfettim.

hesapsız aşkın yıkıcı, “ÇOK” sevmenin yapıcı olduğunu öğrendim.

olması gerektiği kadar aynı yolda sadakatle gidersem, gözümü kamaştıran, yönümü şaşırtan güneşin, sonunda arkamda kalacağını ve sırtımı tatlı tatlı yakacağını öğrendim. sırtımın acıdığında da mutlu olabileceğini, kimi izlerin sadece derime değil, okşamayı sevdiğini bildiğim dikişlerimden de derine, aklıma ve ruhuma da işleyebileceğini fark ettim mutlulukla.

kararlı olmanın, tutturmak olmadığının farkına vardım. unutmuştum, hatırladım: “büyük hedeflere küçük adımlarla varabilirdim ancak ve artık acelem yok…”

aldatmanın birlikteyken bir suç ancak ayrıyken daha büyük bir günah olduğunu görebildim. o andan sonra aldatmadım, aldatmayı denemedim. seviştiğim son kadın sen oldun, son dokunan sen kaldın.

bazı metinlerin, hızlıca okunup kaydedilmeden bakılmak yerine, tekrar tekrar üstünden geçilmeyi hak ettiğini aydım. gözlerim yoruldu çoklukla okumaktan, kimilerini ezberledim bu bakımdan.

ontolojik problemleri büyütmek yerine aklımla kontrol etmem gerektiğini, doğru durabildiğimi, geç de olsa eğitilebildiğimi gördüm.

kimi zaman tek bir saç telini bile yeterince uzun saklamanın kendi içinde bir büyü, bir ismi sayısız kez tekrarlamanın bir zikir olduğuna erdim. kelimelerimin yetmediği yerde simyaya sığınmak gerekliliğini, sevginin ise simyanın temeline indiğini öğrendim.

susmayı öğrendim ismini hecelerken, konuşmayı becerdim sevdanı yinelerken.

pişman olmanın kefesi olmadığını belledim. sabrın sonunun selamet, haykırışın sonunun yakarış, acının dibinin hak ediş, öfkenin ise bir kör lanet olduğunu öğrendim. nazara inandım senden sonra.

çok şey öğrendiğimi ve öğrendiklerimin, karşındaki sınavlarında her gün, her an tekrarlanan sorularına, basit yanıtlar olsa da, asla yetmeyeceğini fark ettim.

dehanın basitliğini bildiğimi hatırladım ve seni tanıdığım günden bu yana “A” şıklarına bakmadım. doğru cevabın tek olduğunu ve gururla yazdığımı söylediğim gibi, “B” hariç bir şıkkın ihtimalim olmadığını öğrendim.

tüm hayatım boyunca, sonu ne olacaksa olsun ve maliyeti neyse ne, yapmış olduğum tek doğru tercihimin bu olduğunu içtenlikle bildim. inançla bildim. emin olarak biliyorum, bilmeye de devam edeceğim, dünya artık umurumda olarak.

dünyanın bir, ancak alemlerin otuz üç olduğunu biliyorum artık demiştim ya, layık gördüğün bir zaman sıramın geleceğini umut etmeyi de öğrendim. pes etmeyeceğimi, vaz geçemeyeceğimi öğrendiğim gibi…

yanı sıra hepsinin, yüzleşmeyi öğrendim üstelik kendimi idama mahkum yargılarken. hak ettiklerimin, yaşamam gerekenler olduğunun idrakine ererken, tarifsiz acı çekerken.

kaybetmekten korkmamayı da öğrendim, kazanmayı bildiğimden.

tüm öğrendiklerim içinde belki de en önemlisi; seni “sen” sevmeyi öğrendim; senin için, sana dair, sana ait ve kimi zaman sana rağmen. ÇOK sevdim. sevdiğimi iyi bildim.

bir tek kelimenin, bazen yüz bin kelimeden beter acıtabileceğini ve yüz bin kelimenin ardından bile yüz bin birinciyi yazabilmek için gereken iradenin sadece pişmanlıktan değil ancak sevgiden, aşktan, kararlılıktan, dinginlikten ve karşılık beklememekten geçtiğini öğrendim. haddeden geçebildim nefsimi köreltirken.

“sen yok, ben yok, her şey sen” diyebilmemin dilimde ve aklımda bıraktığı o özet tadı yaşamayı sevdim.

sen yanımda ya da değilken son nefesimde, gözlerinde ölmem gerektiğini belledim. şuurumu yitirmek kaygımdan giderayak, güzel gözlerini, göz kapaklarım içine işledim, göz yaşlarımın tuzuna rağmen. yanlışa mahal vermedim.

affedilmeyecek hata olmadığını öğrendim, esas sorunun ise soruları yok saymak olduğunu idrak ettim.

ya sen, olmadığı aşikar huzurunun sahte inancında ya da kör inadında, kendinin ve başkalarının sorularından kaçarak avunabiliyor musun hala? her şeyden öte kedin doğru soruları sormuyor mu artık sana?

tüm öğrendiklerimin yanında, cevabını aramayacak olsam da, eksik soruyu da biliyorum ayrıca:

“Tanrı bile tövbe edenleri affederken, sen…”

Yazan: Kaan Volkan

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: