eski_sen, yeni_ben?

biliyor musun, seninle beraber olduğumuz zamanlarda kalmış olsam, kızıp köpüreceğim, küfür kıyamet gireceğim bir çok hadiseye, isme ya da fikre aldırmıyorum artık.

değiştiğimden de değil üstelik, kendime geldiğimden.

senden sonra yıkılmadığımı fark ettiğimden. bir-iki haftalık artçı sarsıntılardan sonra, kendime geldiğimden bu güne, sensizlikten yana mutsuz ancak kendimden yana huzurluyum. sen sonrası şokları da oldukça normal karşılıyorum, unutmuşsundur diye hatırlatayım sayısız kez yazdığım şekil;

“sen karşıma her köşe başında çıkan kadınlardan olmadın ki hiç bir zaman, ben sana boşa ‘emsalsiz’ demedim…” ardından da Salı günleri hatrına en azından, sallanmam normal.

böyleyken hal, sen yaşamadığın için bilmediğinden, ben sana “yeni” ben; ben seni yaşağımdan, sen bana “eski” sen oldun.

sorgu sual etmelerim de, haddimi aşıp belki de bu yüzden, sende ne bulacağımı bilmeme rağmen, senin arpa boyu yol alıp adım atmaya tenezzül etmemenden. benim beklentim olduğundan değil, olsa da mühim değil, esas senin mutlu olabileceğinden…

anlayacağın, ben sana “yeni” görünsem de değilim aslında, her zamanki adamım. binlerce kez, dizlerinin dibinde itiraf etmeye çabaladığım şekil, ben zaten buydum. bir süreliğine bir başkası olmuştum.

dolayısıyla ne tevatürden yaralanıyorum, ne dedikoduya takılıyorum.

işime, gücüme bakıp seni geri alabilmek için uğraşıyorum. vaktim çok kıymetli benim, sensiz geçen anları kendimden değil, bizden yiyorum. sorumluluğumu iyi biliyorum.

tam da “geri gelmen” konusu, geçmişken cümle içinde, soralım:

ha, olur’a Yaradan esirgesin, dönmezsen ne olur?

bana bir şey olacağı yok açıkçası, basitinden kahrımdan ölmem. seni ÇOK sevmeye devam ederim. zorlanırım ama kabul ederim. öte yandan içim sızlamaz değil hani derinden, sana çektirdiklerimi telafi edemediğimden…

sana da bir şeycik olmaz, ontolojik olarak mutsuzluğa şerbetlisindir sen.

olan sadece bize olur.

ben tavşan misali seker durur, sen kuş olma hayaliyle yanıp tutuşur halde, kolumuz kanadımız kırık, mahzun biçim vademizi doldurur, ölür gideriz.

birer avuç sevenimiz üzülür ardımızdan ayrı ayrı, o an “iyi bilirdik” derken, birkaç zaman sonra, ne hatırlayanımız kalır, ne de bizi bilen…

ben çalışır, çabalar, ismini zikretmeden ardından bir şeyler bırakmayı denerim de, sen ne yaparsın bilemem.

anlatmış mıydım sana hatırlamıyorum, ben benken, hatta çok “eski” ben, henüz yirmilerimin başını sürerken, bir fikre takmıştım:

“Oğuz Atay’ı, Tezer Özlü’yü şahsen tanımadık mesela ancak fikirleri hala aklımızda, demek ki zalim hayat yenemedi onları, yaşıyorlar aramızda…” diye düşünürdüm. “berabere” kaldıklarına inanırdım, hiç kabullenmediğim şekil, “oyunsa” yaşamak…

sonrasında, on beş sene kadar sonra, birden aydım:

“sakla samanı, gelir zamanı…” cümlesini kim kurmuştu acaba? ismi neydi, kendisi kimdi, egosu neredeydi?

hala da inandığım şekil, beraberliği fersah geçmiş, kimliklerinden sıyrılıp zalimi bildiğin yenmişti.

kelam etmiş, konu bitmişti.

ardından da yapmaya çalıştığım naçizane budur benim…

bilmesem de, görmesem de mutlu olacağını tahmin ettiğim işler peşindeyim. uğraşım bu nedenden, didinmem bu sebepten…

sen bir yerlerde, kırık bir tebessüm ya da feri kısa bir göz ışıltısıyla mutlu olacaksan, “yaptığım, ettiğim, elimden gelen her neyse değer, ziyadesiyle hak eder…” diye düşünmemden.

ben seninle, sana ait çalışmakla, sana dair çabalamakla yeterince meşgul, ziyadesiyle mesudum. gözlerinde öleceksem, yanımda ya da değilken sen, kim ne isterse der…

hani söyleyenini bilmediğimiz büyüklerden biri demiş ya; “tencere dibin kara, seninki benden kara…” ya da bir diğeri demiş ya “it ürür, kervan yürür…” mezun değilim kimseye ders vermeye… zaten güzel ayakların sonrası, şehir boyu kafamı kaldırdığım yok ki, sevdiğin şekil, kaldırımlardan öteye, bana ne?

üstüne üstlük ben köşeme çekilmiş, melametimin hesabını veriyor değildim ki; sadece kötü bir dönem geçiriyordum, iyiliğin karşısında ezilip sana etmeye çalışırken çocuk aklıyla fenalık. ne art niyetim vardı, ne iç hesabım. sevgin öyle büyüktü ki gözümde, kendimi eksik sanmıştım.

yirmi yıllık dostlarımla sıklıkla görüştüğüme, eksik olmasınlar elleri üstümde olduğuna göre bin teşekkürle, dertlenmem yersiz, kederlenmem densiz. içimde bir yerde, iyi olmasaydım eğer, sevmezlerdi beni bunca yıl sebepsiz, çekmezlerdi nedensiz.

kıymetsiz tavsiye niyetine diyeceğim basit bu yüzden; uzakları boş geç de, bir içine bakıver sen. nereden çıktı, sana hiç yakışmayan şekil, yandan yenmiş sosyete yemeklerinden ulu orta bahsetmen? yeni sallanmış, viran topraklarda insanlar yarı aç, yarı tok, kış ayazında donarken. vardır giden tanıdıkların, bir sor da öğren ahvali istersen.

hadi diyelim benim bir yanım ezelden meczuptu da, şuurunu ne ara, neyin ardında bıraktın sen?

anlıyor musun şimdi neden soruyorum; nerede eski sen, nerede yeni ben?

kendine gelmek için istersen bir silkelen. yardıma ihtiyacın olursa aklım, ruhum çoktan senin zaten. istersen elimi de uzatırım hemen.

fitne fesadı az dinle, vakit bul çok dinlen; çabuk yorulursun sen.

Yazan: Kaan Volkan

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: