Martin Scorsese’nin son başyapıtı: Hugo

Hollywood’un ustalık koltuğunda oturan yönetmenlerinden biri olan Martin  Scorsese ilk kez üçboyut teknolojisini kullanarak bir çocuk masalını büyüklerin dünyasına göstermeyi başardı. Mean Streets (Arka Sokaklar), Taxi Driver (Taksi Şoförü), The Departed (Köstebek) gibi kült haline gelmiş filmlerin Oscarlı yönetmeni Scorsese bu filmi ile üçboyutlu filmlerin nasıl olması gerektiğinin dersini ayrıcı göstermiş oldu.

Sadece efektleri ve teknolojisini kullanarak konu içeriğini boş bırakan bir çok üçboyutlu filmden sonra Scorsese’nin Hugo’su bu alanda derin boşluğu uzunca bir süre kapatacak gibi duruyor, zira bundan sonra üç boyutlu film yapmak isteyenlerin referans noktası Hugo olmalı.

Film Brian Selznick’in yazdığı “The Invention of Hugo Cabret” adlı çocuk romanından uyarlanaran film, afişinden de o intibayı uyandıracak şekilde, bir çocuk filmi edasıyla karşımıza çıkıyor. Ama film ilerledikçe, ki senarist John Logan’ın Rango ve Tim Burton’un yönettiği Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi gibi filmlerdeki imzasını hatırlamak gerek, bambaşka bir yere sinema tarihinin ilk dönemlerine bir belgesel tadında yolculuğa çıkıyor.

Filmi izlerken içimden şunu geçirmedim değil: Keşke ben İletişim Fakültesinde öğrenciyken Scorsese bu filmi çekseymiş de, sinema tarihi kitaplarından adını okuyarak tanıdığımız Georges Melies’in hayatına bir yolculuk yapabilme imkanına erişmiş olsaydık. Sinema tarihi ile ilgilenen bilirler, dünyanın  ilk çekilen filmi olarak bilinen Lumiere Kardeşler tarafından çadırdan bir  salonda gösterilen Trenin Gara Girişi’nde (L’arrivee d’un train a ala ciotat) perdeye yansıyan yaklaşmakta olan bir trenin görüntüsünü seyirciler gerçekte trenin üstlerine doğru geldiklerini zannederek salondan kaçışmaya başlarlar. Georges Melies ise Lumiere Kardeşlerin bu hareketli resim icadından ilham alarak dönemin koşullarına ve imkansızlıklarına göre oldukça yaratıcı filmler çekerek sinema endüstrisinin başlamasına öncülük eder.

Filmin konusuna gelince; Hugo Cabret saat tamircisi olan babası ile birlikte yaşayan ve ondan işin tekniğini öğrenmiş bir çocuktur. Ancak babasının ani ölümü sonucunda tren istasyonundaki büyük saatin ayarlamasını yapan amcasının yanına gitmek zorunda kalır. Amcası ona saat ayarlamayı öğrettikten sonra ortadan kaybolur ve istasyonda tek başına gizlice yaşamaya devam etmek mecburiyetindeki Hugo’nun tek amacı, babasından hatıran kalan “otomaton” adı verilen metalden yapılmış insan şeklindeki robotu tamir etmektir. Hugo’nun bu gizli amacı doğrultusunda devam ettirdiği saklanmış hayatı onu hem kendi yaşam amacına hem de sinemanın unutulan bir isminin tekrardan hayat bulmasına götürür.

5 sezondur yayınlanmakta olan Merlin dizisinin ilk sezonlarından bildiğimiz Durid çocuk Asa Butterfield filmde Hugo karakterini canlandırarak, bu küçük yaşına rağmen gösterdiği büyük oyunculuk yeteneği ile, oldukça göz dolduruyor. Geleceğin başarılı ve adından söz ettiren aktörlerinden biri olacağına kesin gözüyle bakıyorum. Yine Georges Melies’i canlandıran Ben Kingsley’in oyunculuğu ise ustalık dönemindeki bir oyuncuya yakışır düzeyde olağanüstü. Hugo’nun babasını oynayan Jude Law ise rolü kısa da olsa filmde “ben buradayım” diyen oyunculardan biri. Martin Scorses’nin yönetmenliğinin önünde sadece saygı  duruşuna geçmemiz gerekir. Başka bir şey demeye de gerek yok görmüyorum.

Hugo her ne kadar bir çocuk masalından uyarlanmış üç boyutlu eğlenceli bir çocuk filmi izlenimi uyandırsa da hikayenin ilerlediği nokta bakımından sinemanın ilk yıllarına göndermede bulunan ve sinemanın ilk sanatçılarına ve emekçilerine bir saygı gösterisi niteliğinde yapıt olarak karşımıza çıkıyor. Öyle ki, ilk filmin bir tren görüntüsüne ait olması ve Hugo’nun Paris’teki tren istasyonunda geçmesi arasındaki bağlantıyı ister istemez kuruyorsunuz. Bir masalın içinden gerçekliğe, gerçekliğin içinden geçmişe, geçmişin içinden kurmaca dünyanın sonuna doğru ilerleyen film Martin Scorsese’nin sinema sanatının doruğunda bir sanatçı olduğu kadar zanaatçı tarafını da gösterdiği bir eser olarak arşivimde yer alacak.

Filmde o kadar çok alt okuma ve gönderme var ki, sayfalar sürecek bir çözümlemesini yapmak şimdiden beni cezbetmiyor değil açıkcası. 2012 Oscar ödüllerinde de en iyi sanat yönetmeni, en iyi görüntü yönetmeni, en iyi ses, en iyi miksaj ve en iyi görsel efekt dalında olmak üzere 5 Oscar birden kazandı. Bu da bir filmin konusundan öte bir sanat eseri olarak üstlenmesi gereken özelliklerinin bir göstergesi olarak önümüzde duruyor.

Henüz izlemeyenlere özellikle izlemelerinin dışında arşivlerine de  eklemelerini tavsiye ediyorum.

 

About Sergul Sungur

Sergul Sungur, 2004 yılında Ege Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü'nden mezun oldu. 2013 yılına kadar dizi film ve sinema sektöründe profesyonel çalışma hayatını devam ettirdi. Kariyerine dijital medya alanında uzmanlaşarak yeni bir yön verdi. Deniz, güneş ve kitaplar büyük tutkusu.

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: