Midnight in Paris: Paris’in bohem sanat hayatına bir gezinti

Şimdiden sinema tarihinde yerini almış olmanın rahatlığı ve olgunluğuyla son yıllarda harika filmlere imzalara atıyor Woody Allen… Bütün filmlerinde ironiyi, komediyi, romantizmi, çözüm bekleyen ilişkileri usta bir laf kalabalığı etrafında (dikkatinizi çekerim, laf salatası demiyorum) döndürmeyi ve belki de en başından bildiğimiz sona ustaca bir merakın eşliğinde son derece başarılı bir şekilde ulaştırmayı beceriyor. Hem yazan hem yöneten biri olduğu için filmlerinde sanatçı kaygısını fazlasıyla taşıdığını söylemek mümkün.

Paris’te Gece Yarısı, ilk 64. Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilmişti. 2012 Oscar’larında En İyi Film ve En İyi Yönetmen dalında adaydı fakat En İyi Orijinal Senaryo oscarının sahibi oldu. Filmi izleyince de zaten bu oscarı layığıyla hak ettiğini görüyorsunuz. Filmi anlatmaya geçmeden önce Allen’ın son dönem filmlerindeki yeni arayışlarından bahsetmek istiyorum. 2002’de çektiği Hollywood Ending filmi ile Hollywood’un körleşmiş hale gelen film üretim yapısını yine kendine has üslubuyla gözler önüne sermişti. Bundan sonra Hollywood’dan uzakta Avrupa’dan yeni hikayelerle sinemaseverlerin karşısına çıkmaya devam ediyor. Match Point filmi ile Londra’daydık. Vicky, Cristina ve Barcelona filmi ile Barcelona’nın Katalon sokaklarında bir mimari tura çıkarken aynı zamanda kendimizi bir aşk üçgeninin iniş çıkışları arasında buluyorduk. Midnight in Paris de Allen’ın Hollywood’dan uzak yeni bir hikayesi. Bense Allen’ın bu Avrupa turunun devamının gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Bundan sonraki filmi To Rome with Love. Allen’ın zihninden ve gözünden Roma ve aşkı izlemek sanırım yine keyifli ve bir o kadar da eğlenceli olacaktır diye düşünüyorum. Hatta aklıma İstanbul hakkında bir film yapsa nasıl olurdu diye de bir soru gelmiyor değil. Düşünsenize Allen ve İstanbul… Karşımıza bambaşka bir İstanbul’un çıkacağından eminim. Neyse bu kısacık hayalden artık filme geçiş yapayım.

Gil (Owen Wilson) Hollywood’da senaryoları filme çekilmiş bir senaristtir ve bir geçmiş dönem hakkında roman yazmaktadır. Nişanlısı Inez’in (Rachel McAdams) ailesinin iş gereği Paris’e gelmelerini fırsat bilerek onlarla birlikte kısa bir tatil için Paris’e gelir. Gil, Paris’in romantizm ve sanat kokan atmosferine adeta tapıyordur. Yaşadıkları dönemin sanatına yön vermiş eski sanatçıların hatıralarının dolu olduğu Paris’in sokaklarında olmanın onun için ayrı bir önemi vardır. Ama nişanlısı için geçmiş zamanı sevmenin hiçbir anlamı yoktur, hayat şimdide akıyordur. Bir gece yarısı tek başına Paris’in sokaklarında gezinirken 1920’lerden gelen bir araba ile eşi benzeri olmayan bir partiye katılır. Bu partide üzerinde çalışmakta olduğu romanı için ona öneride bulunabilecek ve hayranı olduğu yazarlarla birliktedir. Daha sonraki gecelerde yine böyle Paris’in 1920’li yıllardaki bohem sanat gecelerine çıktığı gezintilerde Adriana (Marion Cotillard) adında bir kadına karşı platonik bir aşk yaşamaya başlar. Bu platonik aşk nişanlısı Inez’le arasında olan uyumsuzluğu fark etmesini sağlar. Adriana sayesinde her insanın içinde yaşadığı dönemden ziyade geçmişe bir özlem duyduğunu, asıl önemli olanın yaşarken en iyiyi yakalamak ve onu bırakmamak olduğunu anlar. Bundan sonra da Gil’in hayatı tamamiyle bir değişim ve beraberinde bir dönüşüm noktasına varır.

Woody Allen, bizi 1920’li yılların Paris’in sanat kokan gecelerine götürdüğünde karşımıza Broadway’in ses getiren müzikallerine imza atmış Cole Porter, edebiyatın unutulmaz isimlerinden Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Djuna Barnes, T.S. Eliot, resim sanatına yeni bir boyut kazandıran Pablo Picasso ile birlikte Dali, Man Ray, Matisse çıkar. O dönemin sanatçılarının buluştuğu mekanlara Brickstop ve Polidor’un içinde de geziniriz. Allen bununla da yetinmeyip bizi 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar sanat için La Belle Epoque (Güzel Dönem) olarak adlandırılan ve dönemin Paris’inin sanatçılarının buluştuğu gözde mekanlarından Maxim’s içinde Can Can dansıyla eğlendirirken ressam Henri Lautrec, Paul Gauguin ve Edgar Degas’ı da karşımıza çıkartmayı ihmal etmiyor.

Özellikle Polidor’da Gil’in Hemingway’in karşısına oturup ondan edebiyat ve yazar olmak üzerine fikirlerini dinlediği sahne oldukça başarılıydı ve yine Cole Porter’in bir partide piyanonun başında 1929 yılında Broadway’de gösterilen Fifty Million Frenchmen müzikali için bestelediği Let’s Do It şarkısını söylediği sahne. Gil’in sinemanın en etkili yönetmen ve senaristlerinden biri olan Luis Bunuel’e bir film fikri verdiği sahne ise bence olağanüstüydü.  Zaten filmin afişinde Van Gogh’un Yıldızlı Gece resminin kullanılması sanat ve onları ortaya çıkartanlar içinde gezineceğimizin sinyallerini veriyor.

Filmde ayrıca Kathy Bates (Stein rolünde), Adrien Brody (Dali rolünde)  ve Corey Stoll (Hemingway rolünde) oyunculuklarıyla göz dolduruyorlar, ayrıca  Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’nin de rehber rolüyle filmde yer almış. Allen’in bu son filmini izlerken Paris’in romantik ve sakin gün görüntülerinden geçmişin bohem ve kendine has eğlenceli gecelerine keyifli, biraz komik ve romantik bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Benden söylemesi!

About Sergul Sungur

Sergul Sungur, 2004 yılında Ege Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü'nden mezun oldu. 2013 yılına kadar dizi film ve sinema sektöründe profesyonel çalışma hayatını devam ettirdi. Kariyerine dijital medya alanında uzmanlaşarak yeni bir yön verdi. Deniz, güneş ve kitaplar büyük tutkusu.

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: