Hayata dair öyküler: Islak, Mavi

Otuz yıl önce zeytin ağaçlarının arasında türlü çeşitli hayallerle oyunlar oynadığım, yıllar ilerledikçe yeşilin sadece binaların balkonlarını süsleyen bir renk, kaldırımlara ara ara serpiştirilmiş bir dekor haline geldiği sokaklarda yürürken, araba sesleri içinde eski çocuk seslerimi arıyorum. Ama bulmak mümkün değil. Sahilin üstündeki caddeye çıkan yokuş boyunca denizden yayılan kokuyu duydukça, sahile varmak için mahallenin çocuklarıyla yarıştığım halimi hatırlıyorum. Şehir değiştikçe, ben değiştikçe, bir tek sokakların bu deniz kokusu değişmiyor. Yeni sulanmış çimlerin bacaklarıma değen ıslaklığını ellerimle silip parktan caddenin karşısına geçiyorum. Sahile uzanan tepenin sonunda yer alan apartmanın en üstündeki evimize bakıyorum. Balkonun açık kapısı, demirlerden boyunlarını sarkıtmış kırmızılı pembeli sardunyalar, evin içine dolan denizin kokusu, usul usul hareketlenen salon perdesi, mutfağın penceresine öğle yemeğine gelen güvercinler…

Merdivenleri çıkarken bizim evden geldiğini adım gibi bildiğim müzik sesi doluyor kulaklarıma. Eve girdiğimde annemin şarkı söyleyen o ince sesi mutfak tarafından geliyor, “Nasıl olsa herşeyin zamanla sonu yok mu…” Evet, zamanın da bir sonu var. En son geçen bayrama gelirken hediye aldığım bonsai salonda iki berjerin arasındaki sehpada duruyor. Duvardaki asılı fotoğrafıma bakıyorum, ilkokul ikinci sınıftayım o zaman, aynısı babamın dükkanında da asılı. Yüzümde sevimli bir gülümseme.

Annem tencereleri ocağın üstüne, özenle yaptığı mercimekli böreği fırına pişmeye bırakmış. Elinde telefon, konuşarak mutfaktan salona geçti. Televizyonun karşısındaki koltuğuna oturdu. Sesi ne kadar heyecanlı! “Evet, canım. Bugün geliyorlar. Sen evden çıktıktan sonra aradı.” … “Dönüş biletlerini buraya almışlar. Erken gel sen de. Gelirken…”

Balkona çıkıyorum, en sevdiğim şehri seyrediyorum. Çocukken yaptığım gibi, ellerime dürbün şekli vererek, körfezin bir ucunda yüzen balıkları seçmeye çalışıyorum. Yine nafile. Şimdi o balıklar yanımda yüzüyorlar halbuki. Bugün evden ayrılmak istemiyorum, burada hep kalabilsem… Çocukken yaptığım gibi, sabahları annem uyurken sessizce yorganın altından yanına uzansam… Gözlerini açıp bana baktığında uyuyormuş gibi yapsam… Bir martı hızla geçiyor önümden, bir balığı gagasına almış. “Anne” diyorum, “Martılar bizim buralara kadar gelir miydi hiç?” Beni duymadı. Kapı çaldı. Koltuğundan kalktı. Mustafa Bakkal’ın çırağı “Mis gibi kokular geliyor teyze” dedi sulu sulu. “Misafirlerim gelecek, çocuğum. Al, üstü senin olsun.” Eskiden siparişleri bakkalın iki oğlu getirirdi, şimdi evli barklı adam oldular. Acıma duygusu yaratıp bahşiş koparma hevesiyle okuldan sonra önlükleriyle servise çıkarlardı. Kapıyı ben açmışsam hemen gönderirdim onları, kopardıkları bahşişlerle aldıkları kızkaçıranları teneffüste önümde patlatmalarına gıcık olurdum. Annem ise her şikayetime rağmen en azından bir ciklet parası vermeyi ihmal etmezdi. Çalışmalarına üzülürdü.

Annem poşeti alıp mutfağa geçerken arkasından bakıyorum. Buzdolabına yumurtaları yerleştirdi, yoğurdu, kolayı da. Ekmeği masanın üstüne koydu, şerbetiyle soğumaya bıraktığı ayvaların yanına. “Akşamki menüde ayva tatlısı da var demek ki, Müzeyyen Hanım,” diyorum. Hiç oralı olmadı. Alarm ötünce börekleri fırından çıkarttı, mutfak tezgahının üstüne soğumaya bıraktı. Yemeklerin altını kapattı. Çekilmiş cevizleri tatlının üstüne serpmeye başladı.

Onu kendi haline bırakıp odama geçiyorum. Yüksek bittikten sonra çalışmak için evden ayrıldığımdan beri eşyalarıma hiç dokunmadı. Çalışma masamın üstündeki rafta, defalarca okuduğum “Şeker Portakalı”, dedemden kıymetini bileceğim sözüyle zoraki aldığım Zenit, boş akvaryumum, ortaokuldayken yılbaşı çekilişinden gelen bir çerçeve, içinde Ümit’le kampüsün çimlerinde çekildiğimiz fotoğrafımız, o zaman henüz arkadaşız. Elbise dolabımın üst bölmesinde kafası kopuk bebeklerim, kırık oyuncaklarım, çocuğum olursa giydireceğim bebeklik kıyafetlerim özenle saklanıyor. Yıllardır hepsi yerli yerinde. Pencereye bakan yatağıma uzanırken televizyonun yeniden yükselen sesini duyuyorum. Annemin sevdiği şarkılardan biri daha çalıyor. “Benim gönlüm sarhoştur…” Temiz, masmavi gökyüzünü seyrediyorum, çarşafların mis gibi kokusu burnumda. Aynı deterjanı kullanmamıza rağmen benim yıkadığım çarşaflar hiç böyle kokmaz. Eskiden geceleri yatağımda, dolunay zamanıysa, ayın ışığı yüzümde uyurdum. Bugün dolunay olur mu, ay yine ışıldar mı bilmiyorum. Annem kapıyı açtı, yeni yıkanmış çarşafları yatağın ayak ucuna bıraktı. Oda havalansın diye pencereyi açarken, hafif bir esinti tülün ardından içeri girdi. “Biraz uzanayım, sonra sana yardım ederim. Ben de belki bir kek yaparım,” diyorum. Yardıma ihtiyacı yok halbuki, her şey hazır.

…devam edecek…

About Sergul Sungur

Sergul Sungur, 2004 yılında Ege Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü'nden mezun oldu. 2013 yılına kadar dizi film ve sinema sektöründe profesyonel çalışma hayatını devam ettirdi. Kariyerine dijital medya alanında uzmanlaşarak yeni bir yön verdi. Deniz, güneş ve kitaplar büyük tutkusu.

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: