Film arşivinden: Sin City

Bazı filmler vardır, onları bir kere izlemekle kalmaz, hep elinizin altında olmasını istersiniz. Çünkü her hangi bir zamanda tekrar izlemek, sonra bir daha izlemek, yıllardan sonra bir daha daha izlemek istersiniz. Bir filmi bir kere bile izlemek zaman kaybıysa zaten, görsel hafızanızın hiç işe yaramayan tarafına göndermenizde hiç ama hiç sakınca yoktur. Bence bir film ikinci kez izlenmeye değer görülüyorsa ve başını, sonunu bilmenize rağmen yine de izlerim ve yine izlerim diyorsanız o filme arşivinizde bir yer vermelisiniz. O arşivde benim ilk bakışta listelediğim en az 100 film mevcut. O filmleri Fıstık Yeşili’nin kayıtlarına geçirmenin zamanı geldi, hatta geçiyor bile. Arşiv listesini karıştırıp gözüme ilk çarpan film Sin City oldu. Kara filmlerin bu başarılı örneği ile arşivimizi açalım.

Sin City hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Ama önceliği tabii ki Frank Miller’a vermek şarttır. Frank Miller’in ilk çizgi romanı 1977 yılında yayınlandı. Ronin, Elektra gibi karakterler yatatırken Batman ve Wolverine gibi karakterleri de kendi çizgileri ve üslubuyla yeniden yorumladı. 1990’lı yıllarda yayınlanan Sin City (Günah Şehri) serisi ile kendine has tarzıyla neredeyse çizgi roman dünyasında bir çığır açtığını söylemek abartı olmaz düşüncesindeyim. En önemli esin kaynaklarından biri çizgi roman olan  Hollywood içinse Sin City kesinlikle kağıt üzerinden fırlayıp beyazperdeye sıçramalıydı kuşkusuz. Frank Miller daha The Spirit ve 300 çizgiromanlarını da sinemaya uyarladı.


Sin City çizgi romanlarına baktığımız, hem çizimleri hem de anlatı tekniği açısından alışılagelinen çizgi roman atmosferinden oldukça farklı bir yaklaşımla karşımıza çıkıyor: Yozlaşmanın da ötesine geçmiş, kendi kurallarını kendisinin uyguladığı bir megaşehrin karanlık ve tekinsiz alanlarında değersiz yaşamlarını korumanın ve sürdürmenin zorunluluğunda olan insanların hikayeleri sanatsal özelliği olan çizimlerle anlatılıyor. Okumaya ve izlemeye alıştığımız değerlerden ve suçlardan çok farklı bir şekilde oluşan hayatların içinde kendi adaletlerini korumaya ve devam ettirmeye çalışan insanlar gerçeklik ve şiddet dolu bir masalın içine bizi çekiyorlar. Bütün karakterlerin kendilerine özgü haklı ve suçlu noktaları var ki, neden bir kaybeden, psikopat, arıza ve belayı çeken, hayatın ayrıksı tarafını oluşturan bir tip olduklarını halüsinasyonları, monologları, ilişkileri sayesinde anlıyorsunuz. Kahramanlıktan uzak bir şekilde kendi doğruları yaşatmaya çalışan bu karakterlerin çekici gelmesinin sebebi de bunlar zaten.

2005 yılında gösterime giren film ise çizgiromandan çok da uzak durmayan bir anlayışla ortaya çıkartılmış. Robert Rodriguez’in Frank Miller ile birlikte yönetmenlik yapması da bunun en iyi kanıtı zaten. Quentin Tarantino da işin içine karışınca daha ne desem bilemiyorum. Rodrigez ve Tarantino’nun hikayeleri kan, şiddet, ölüm, intikam, bireysel adalet ve güzel kadınlar etrafında döner. Miller kendi çizgilerini film içine yerleştirmeyi başarınca ortaya tabii ki bir şahaser çıkmış. Oyuncular ise tam bir sansanyon: Bruce Willes (John Hartigan rolünde), Mickey Rourke (Marv rolünde), Jessica Alba (Nancy rolünde), Benicio Del Toro (Jackie Boy rolünde), Clive Owen (Dwight rolünde), Jaime King (Goldie rolünde),Nick Stahl (Sarı Piç  rolünde), Elijah Wood (Kevin rolünde) rol alıyor.

Çizgi romanın sıradışılığı filme çok iyi yansıtılmış. Siyah beyaz bir dünya animasyon dokusu ile birlikte kara film geleneğinin bütün unsurlarını da içine adapte ederek klasik film anlatım tarzının dışına rahatlıkla çıkılmış. Sin City çizgi roman serisinin üç farklı hikayesindeki üç tutunamayan erkeğin hayatlarını korumaya çalıştıkları kadınlarının hikayesini anlatan filmde adeta kare kare bir çizgi roman çizer gibi görüntü estetiği izlemek mümkün. Filmin görselliğinde kullanılan mükemmel tekniğe rağmen öykü yapısının klasik özelliklerin dışına çıkmasıyla meraklısı olmayana ne izlediğini anlamaya pek olanak vermeyen bir anlatımı var. Ama Sin City gibi çizgi romanın da film öyküsü kalıplarının içine hapsedilerek uyarlanması uygun olmazdı ve bu tarza yakın, daima kendilerini sürekli yenileyen ve kalıplardan, klişelerden özgür tutmayan çalışan Tarantino ve Rodriguez gibi yönetmenlerden de bu beklenirdi.

Meraklılarına da buradan haberini vereyim. İlk film 73 milyon dolar hasılata ulaşınca ikincisinin çekimleri için Rodriguez ve Miller ikinci film için de kollarını sıvamaya başlamışlardı. Sin City 2: A Dame to Kill For (Uğruna Öldürülecek Kadın) 2007 yılında sonra da 2010 yılında gösterime koyacaklardı, olmadı. Daha yeni bir haber, ikinci filmin çekimleri bu yaz başlayacakmış, Rodriguez Machete Kills filmini tamamladıktan sonra. Angelina Jolie’nin ikinci filmde oynayacağı dedikoduları dolaşıyordu, ama Rodrigues ve Miller henüz bu karar varmış değiller. Ancak ilk filmden Jessica Alba, Rosairo Dawson ve Mickey Rourke’un oynayacağı kesin. Ehh, gösterime girmesi de 2014’ü bulur sanıyorum.  Evet, merakla bekliyorum.

About Sergul Sungur

Sergul Sungur, 2004 yılında Ege Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü'nden mezun oldu. 2013 yılına kadar dizi film ve sinema sektöründe profesyonel çalışma hayatını devam ettirdi. Kariyerine dijital medya alanında uzmanlaşarak yeni bir yön verdi. Deniz, güneş ve kitaplar büyük tutkusu.

No comments yet... Be the first to leave a reply!

Yorum Yaz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: